11 Ekim 2017 Çarşamba

HUKUKUN GENEL İLKELERİ - PRATİK HUKUK

Hukukun Genel İlkeleri ve Pratik Hukuk

-Hukuk Devleti İlkesi
-Adil Yargılanma Hakkı
-Adalet ve Kanun Önünde Eşitlik İlkesi
-Kuvvetler Ayrılığı İlkesi
-Ölçülülük İlkesi
-Hukuk Güvenliği İlkesi
-Suç ve Cezanın Şahsiliği İlkesi ve Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi
-Hakkın Özüne Dokunulmaması İlkesi

 Yukarıda sayılan ilkeler,gelişen hukukla birlikte aşama aşama ortaya çıkmıştır.Ve neredeyse herbirinin varlığı birbirlerine bağlı olan ilkelerdir.Bu ilkeler farklı hukuk sistemlerinde kısmen kendine yer bulur.Ülkemizde tüm bu ilkelerin uygulanması gerekmektedir.Peki bu ilkelerin uygulanması ne demektir?Soyut hukuk öğesi olan bu kavramlar maddi hukuka ne kadar aktarılabilir ve neden uygulanmalıdır?Bu sorulara cevap bulmayı ümit etmekteyiz.Öncelikle bu ilkeleri akademik tanımlarıyla birlikte ele alacağız.

-Hukuk Devleti İlkesi:
 Bilindiği gibi anayasamız insan haklarına dayanan bir devlet modülü çizmesine rağmen anayasamız Türkiye Cumhuriyetin'den,insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olarak bahsetmiştir.Bunun sonucu olarak devlet bir hukuk düzeni kurar.Bu kurduğu düzen de her birey için temel hak ve hürriyetlerin sınırına kadar bağlayıcıdır.Ve devlet kurduğu bu düzenin dışına çıkmayacağının garantisini hukuk devleti ilkesiyle vermiştir.Yani her birey bu hukuka bağlıdır,fakat devlet de bu hukuka bağlıdır.Bir nev'i sosyal sözleşme yapılmıştır.Devlet oluşturulan ve yürütülen hukukun dışına çıkmayacağını taahhüt eder.İdarenin her işleminin oluşturulan ve yürütülen hukuka tabi olduğu yaklaşımı aslında bunu temel alır.Hatta herhangi bir taraf,mahkeme veya idari bir işlemin hukuka aykırılığının iddia edilmesinin temelinde de bu vardır.Ayrıca bu ilkenin dışına çıkıldığında tarihsel olarak görülen polis devleti ve hazine teorisi vardır.Bu karşıtlıklar bireylere hiçbir garanti vermez.Polis devleti,devletin ve kamunun selameti için devletin her yaptığını mübah gören bir anlayıştır.Hazine teorisi de bu yapılanların doğurduğu zararların yargı yoluyla tazmin edilmesi esasına dayanır.

 Şimdi de akademik bir tanıma yer vermekte fayda vardır:İhkak-ı hakkı yasaklayan ve bunun sonucu olarak da toplumsal barışı sağlayacak normları üretmekle yükümlü olan devletin;önceden belirlenen kurallara sadık kalmasını ve bu kuralları uygulayacak bir yargı örgütü oluşturmasını amaçlayan ilkedir.**Av.Anıl ERGUN Hukuk Devleti Olarak Türkiye,Ankara Barosu Dergisi,2014/4,s.499

Görüldüğü üzere her devletin sağlaması gereken en temel ilkelerden biridir.İnsan haklarının bu aşamaya geldiği şu dönemde her devletin kendisini hukuk devleti olarak tanımlaması ve bu tanımı gerçekleştirmesi gerekmektedir.Aksi halde bir kurallar bütününe bağlı olmayan devlet hem kendi halkına karşı otoriterleşip insan haklarını zedeleyebilir hem de uluslararası alanda hiçbir şeyi tanımayan, hiçbir andlaşmaya taraf olmayan bir devlet konumuna geçebilir.


-Adil Yargılanma Hakkı:
 İnsan hakları bağlamında en önemli ve güncel sözleşme olarak kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde yer almaktadır.Daha çok usul hukukunda şekli uygulama bulan adil yargılanma hakkı hukukumuzda hukuki dinlenilme hakkı olarak yer bulur.İnsan onuru ve hukuk güvenliği açısından gereklidir.Zaten insanlık tarihi boyunca küçük büyük ne kadar mahkeme kurulmuşsa aksine uygulamalar olsa da bu hakkın yerine getirilmesi beklenir.Anlatılmak istenen,bir yargılama varsa adil yargılanma hakkının orada bulunması gerekliliğidir.
 AİHS m.6'da,hem medeni yargılamadaki uyuşmazlıklarda hem ceza yargılamasındaki suçlamalarda;kanunla kurulan bağımsız ve tarafsız mahkemelerde yargılanmayı talep edebilme,yargılamanın makul bir süre içerisinde yapılmasını talep edebilme-ki geciken adalet adalet değildir-,yargılamanın hakkaniyete uygun ve aleni olarak yapılmasını talep edebilme hakkı herkese tanınmıştır.
 Maddenin lafzi yorumundan anlaşılan kanımızca suçlanan kişinin beş temel hakka sahip olduğudur.Bu haklar şunlardır:
  Suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda haberdar olmak
  Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana sahip olmak
  Kendi avukatını tutabilme ve eğer maddi durumu elvermiyorsa mahkemeden kendisine avukat tutulmasını istemek
  Silahların eşitliği ilkesi çerçevesinde kendi gösterdiği tanıkların,iddia makamının gösterdiği tanıklarla eşit muamele  görmesini istemek
  Duruşmanın dilini bilmiyorsa ücretsiz tercüman tutulmasını istemek
Görüldüğü üzere adil yargılanma hakkı adeta usul hukukunun temel ilkesi konumundadır.Keza usul hukukunun sorunsuz işletilmesi hukuk güvenliği için yegane bir unsurdur.Hukukumuzda görülen hakkın sürüncemede bırakılması,hukuki dinlenilme hakkının ihlali,müdahillik taleplerinin zamanında değerlendirilmemesi,gözaltı sürelerine riayet edilmemesi hep adil yargılanma hakkının kapsamındadır ve AİHM'de açılan davalarda sıkça görülür.

-Adalet ve Kanun Önünde Eşitlik İlkesi:
  Adalet kavramının pek çok tanımı olsa da bu ilkedeki anlamlandırması daha çok eşitlik olgusundan yola çıkılarak yapılabilir.TCK m.3/1'e göre suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.Kanunun metninde adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi yazsa dahi ilk fıkra öğretinin çoğu kesimlerinde orantılılık ilkesi olarak geçer.Halbuki bu fıkrada anlatılmak istenen orantılılıkla sınırlandırılmamalıdır.Şöyle ki suçtan zarar gören her zaman için kamudur ve kanunda belirtilen ceza alt ve üst sınırının belirlenmesinde kamu vicdanının etkisi her zaman büyük olmuştur.Yani işlenen fiilin hukuki vasıflandırılması yapılıp belli bir alt sınır,üst sınır öngörülebilir.Bu aşamadan sonra orantılılık hakime kalmıştır ve bu orantılılığın içtihatlarla belirlenmesi kimi fiiller için kolay değildir.İşte burada işin içine hakkaniyet ve adalet girer.Aynı fiili aynı şekilde ve aynı kastla işleyen kişilerin somut olayın özelliğine bakılarak sınıflandırılması ve ceza verilmesi daha doğru olacaktır.
 İkinci fıkra ise kişiler arası ırk,dil,din,mezhep,cinsiyet,renk,siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri,felsefi inanç,milli ve sosyal köken,doğum,ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılamayacağını ve giçbir kimseye ayrıcalık tanınamayacağını anlatmaktadır.Kanımca buradaki gaye herkesin Tanrı önünde eşit olması gibi yargı önünde de eşit olması esasını vurgulamaktır.Ayrıca oligarşik olarak belirli bir zümreye ayrıcalık tanınamayacağına vurgu yapıp yasaklanan ihkak-hak yerine gelen gayet adil,güçsüzleri güçlüler karşısında dengeleyen bir sistemin parçası olduğunun mesajını vermektedir.


-Kuvvetler Ayrılığı İlkesi:
Kamu hukukunun ve modern devlet anlayışının temelini oluşturan yegane esaslardan biridir.Montesquieu'nun Kanunların Ruhu adlı eserinde bahsettiği kuvvetler ayrılığı daha önceleri de farklı düşünürler tarafından ortaya atılmştır.Fakat Montesquieu bilimsel bir metod izlemiş;yönetim sistemlerinin,devlet erklerinin göreli olduğunu savunmuş ve farklı iklimlere göre rejim analizinde bulunmuş son olarak ise vardığı kanı,devlette üç kuvvetin bulunduğu yönünde olmuştur.Bu üç temel kuvvet;yasama,yürütme ve yargıdır.Bu kuvvetlerden hiçbiri birbirinden üstün olamaz.Montesquieu, bu kuvvetler arasında en küçük bir fark bile olursa tüm dengelerinin mutlaka bozulacağını söylüyor.Ayrıca üç temel kuvvetin olmasının devlet yönetiminin dengelenmesi için gerekli olduğunu belirtiyor.Meşhur sözü şu şekilde: ''Eşyanın doğası gereği kuvvet ancak kuvvetle durdurulabilir.'' Bir devletin otoriter,liberal veya komüniteryan olmasının altında yatan sebep  sadece;kanunların maddeleri,uygulanış biçimleri veya bürokratik örgütlenme değildir.Devletin doğası gereği birbirinden ayrılmış üç erkin içindeki şahıs ve görüşlerin etkisi de hissedilir.Yani örnek olarak bir devletin yürütme organı gereğinden fazla güçlü ve diğer erkler tarafından bastırılamıyorsa bir anlamda yürütme organının dediği kesinlikle oluyorsa bu devlet,yürütme organının ideolojisini benimser.Kuvvetlerin kati olarak ayrılığı bu konuda daha da önem  arz etmektedir.Keza devletlerin bir ideolojisi varsa bile bu ideolojiyi anayasanın ruhu denilen kavramda aramamız gerekmektedir.Zira hükümete göre değişen politikalardır,ideolojiler değil.
 Dünyada kuvvetler ayrılığı uygulamasında en çok karşılaşılan sorun yargının bağımsız ve tarafsız olma özelliklerinin güçlü,otoriter yürütme organı ile yitip gitmesidir.Çünkü yürütme organı bilir ki yargı teşkilatına yön verebilirse hukuku kendi yanına almış olacaktır.Bunun örneklerinden biri Nazici yargıçlardır.Adolf Hitler'in çok cüz'i bir süre hapiste kalmasını sağlamışlardır ki Hitler sonrasında gelmiş geçmiş en büyük diktatör olacaktır.Aynı şekilde SSCB'de de polit büronun etkinliği o kadar fazlaydı ki diğer erklerin varlığı yokluğu belli değildi.Zaten kuvvetler birliği ilkesini benimsemiş bir devlet için bu kısmen tabii bir durumdur.
 Sonuç olarak kuvvetler ayrılığı prensibi hukukun ve devlet kuramının en temel prensiplerindendir.Olmazsa olmaz olması gerekir.

-Ölçülülük İlkesi:
 Ölçülülük ilkesi,bir insan hakkının bir yandan olumlu güvence altına alınması gereğiyle diğer yandan belli sınırlama sebeplerince çizilen koruma alanının belirlenmesinde uygulanır.*Ölçülülük İlkesi ve Anayasa Yargısındaki İşlevi ve Niteliği,Dr.Christian RUMPFÖzellikle AİHS'de bu ölçütün unsuru olarak ''sınırlamanın sınırlanması'' gösterilmiş olup bu ilkenin ''gereklilik'' üzerine bina edilmiş olduğuna vurgu yapılmıştır.
 Ölçülülük İlkesi pek çok hukuk dalında uygulama alanı bulur.Anayasa Hukuku,Medeni Hukuk,Ceza Hukuku bunlar arasında sayılabilir.Unsur olarak Anayasa'dan çıkarılan unsurlar üç tanedir.Elverişlilik,gereklilik,orantılılık bu ilkenin ayrılmaz parçalarıdır.Ölçülülük ilkesi,bu unsurlar çerçevesinde farklı hukuk dallarında kendine yer bulur.''Proportionality Principle'' Anglo-Sakson hukukunda ceza hukukunda cezanın suça uyması anlamına gelir.Yani suç ve ceza arasındaki ölçü,oran söz konusudur.İdare hukukunda idarenin işlemleriyle sınırlandırılan temel hak ve hürriyetler ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.Yani idarenin işlemi somut olaya uygulanmaya elverişli mi,yapılan işlem mevcut durum açısından gerekli mi,idarenin ortaya koyduğu iradeyle somut olaydaki aykırılık orantılı mı,bu ölçütler değerlendirilir.
 Kamu hukukuna ait olan bu ilke Anayasa'da belirtilmiştir.AY m.13'e göre laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmayan şekilde temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanması gerekir.Ölçülülük ilkesinin kamu hukukuna ait olmasının sebebi özel hukukta irade serbestisinin olmasıdır.
 Sonuç olarak;Ölçülülük ilkesinin uygulama alanı bulduğu alanlarda hukuk düzeni açısından çok önemli bir yer arz etmektedir.Ve ayrıca devlet aygıtıyla bireyler arasında oluşan hukuki ilişkide adalet olgusunu sağlamlaştıran çok genel ve yegane bir ilkedir.

-Hukuk Güvenliği İlkesi:
 Bu ilke şüphesiz en önemli ilkelerden biridir.Hayatın her alanında karşımıza çıkan,gerek devlet ilişkilerinde gerek özel ilişkilerde gerçekleştirilmek istenen işlemlerden,önceden haberdar olmak anlamına gelen ilkedir.
 Hukuk açısından,öngörülebilirlik bir kaidedir.Hukuk bireylerin haklarını korumak için bireylere bazı sınırlamalar getirebilir.Bireyler ise bu sınırlamalara bakarak hangi eylemin olumsuz hangi eylemin olumlu olduğuna karar verirler.İşte burada bireylerin bu kararı verdikten sonra doğru iradeyle -iyiniyetle de denilebilir(özel hukuk terimi olarak ki iyiniyet bilmemek,yanlış bilmek ve doğrusunu öngöremeyecek durumda olmak demektir)- gerçekleştirdikleri eylemlerin sonuçlarının öngöremeyecekleri şekilde ortaya çıkması hukuk güvensizliğine işaret eder.
 Hukuk güvenliği ilkesi bireylerin devlete güven duymasını ve hukuk düzeninin sağlam işlemesini temin eder.Ayrıca bireylerin canının,malının,fikir ve vicdan hürriyetinin,din ve ibadet hürriyetinin devlet tarafından korunduğunu bilmeleri olarak tezahür eder.
 Kanunların,yönetmeliklerin rutin ve gerekli değişikliklerden ziyade acemice ve sürekli değiştirilmesi hukuk güvenliği ilkesini zedeleyici niteliktedir.Zira bireylerden bu resmi değişiklikleri öngörmeleri beklense bile uzun vadeli ve kesintisiz işlemlerin değişen şartlarla sonuçsuz kalacağı aşikardır.
 Tüm bu sebepler sonucu hukuk güvenliği ilkesi en temel ve kamu hukukunun değişmez ilkesi olarak ön plana çıkar.

-Suç ve Cezanın Şahsiliği İlkesi:
 Evrensel Ceza Hukuku prensiplerinden biridir.Hiç kimsenin başkasının işlediği suçtan ötürü cezalandırılamayacağını ifade eder.Suç üzerine verilen cezanın,suçta kabahati olan kimse veya kimseler üzerinde yerine getirileceğini,başkası üzerinde yerine getirilemeyeceğini anlatmaktadır.
 Bu ilkenin varoluş sebebi,insanlık tarihiyle birlikte doğan özel hukuktaki tazminat kurumundan ayrı bir yer teşkil eden suç kavramının kamu hukuku özelliğinin olmasıdır.Aslına bakılırsa bu kamu hukuku özelliği hukuk güvenliği ilkesiyle eşdeğer bir özelliktir.Yani herhangi birinin işlediği bir suçtan ötürü hapis yatmayacağınızı veya para cezası ödemeyeceğinizi bilirsiniz.Tazminat söz konusu olduğunda başkasının yerine o zararı siz tazmin edebilirsiniz.Fakat suç söz konusu olduğunda temel hak ve hürriyetleri kısıtlayan bir durum mevcuttur.Bu durum sonucu kamu düzeni bunu hayatın olağan akışına aykırı olarak görür ve başkasının cezayı yerine getirmesini yasaklar.

-Suç ve Cezada Kanunilik İlkesi:
 Hukuk devleti ilkesinin bir tezahürüdür.Hukuk devleti ilkesinde devlet hukukla bağlıdır,keyfi uygulamalara yer veremez.Burada da aynı şekilde suç ve ceza keyfi bir şekilde belirlenemez,kanunda belirlenmiştir.Yalnız burada devlet yokluktan suç üretip kişileri suçlayamaz.''Suç tipleri'' ülkelerin ceza ''kanun''larında yazar ve o suçun kapsamına giren eylemleri işleyen kişiler ''suçlu'' olmuş olur.Bu ''suçlu''lara verilecek cezalar da o ülkenin ''kanun''larında bellidir ve başka reylere mahal vermeyecek şekilde uygulanır.
 Ceza kanunumuz m.38'de suçun işlendiği anda varolan kural bakımından da ayrım yapmıştır.Kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için öngörülmüş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
 Bu ilkenin güvence fonksiyonu da çok ön plandadır.Çünkü suç ve cezalar kanunda sayılmıştır ve bireyler de buna göre davranışlarını ayarlarlar.Ayrıca kanunilik ilkesi,kıyas yasağını da beraberinde getirir.Çünkü bir suçun maddi konusunu oluşturan bir eylem benzer bir eylemle kıyaslanarak suç olarak değerlendirilemez.Tek ve temel kıstas eylemin,ceza kanunlarında suç olarak yer alması olmalıdır.

-Hakkın Özüne Dokunulmaması İlkesi:
 Olağan,olağanüstü ve sıkıyönetim dönemlerinde dahi hakların çekirdek kısımlarına sınırlama getirilmemesi anlamına gelir.2001 yılındaki anayasa değişikliğinde getirilmiştir.Bu değişiklikle genel sınırlama sebepleri(temel hak ve hürriyetlerin) terimi kaldırılmıştır.Çünkü bu genel sınırlama sebebi devlete çok geniş bir takdir alanı bırakmaktaydı.Halbuki temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanması normal şartlarda ancak kanunla olur ve hakkın özüne dokunulamaz.Bu ilke,1982 Anayasası'nda dönemin otoriterliği sonucu yer almamıştır.
 Lafzi olarak bakıldığında dokunulan yani kısıtlanan bir temel hak ve hürriyet var olmasıyla beraber bu kısıtlanan hakkın temelini teşkil eden bir çekirdeği de vardır.Bu çekirdeğin,özün ne olduğuna dair tartışmalar mevcut olsa da kanımızca bu öz,mevcut hakla korunan ve amaçlanan hukuki değerin kendisini oluşturmaktadır.Genel kabul gören tanımlardan biri ''Bir hak veya hürriyetin özü,onun vazgeçilmez unsuru,dokunulduğuğu takdirde söz konusu hürriyeti anlamsız kılacak olan asli çekirdeğidir.(Özbudun,2010: 115)Tabi ki son kararı Anayasa Yargısı verecektir.
 Örneğin özel hayatın gizliliği(AY m.20) ile kişilerin teşhir edilmeden yaşamasını temin etme olgusu amaçlanmıştır.Belli durumlarda bu hak kısıtlansa;iletişimin denetlenmesi koruma tedbirinin alındığını varsayarsak,soruşturma için gerekli olan verilerin tespiti yapılır ve suç teşkil edenler dosyaya eklenir.Hakim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet Savcısı tarafından 24 saat içinde hakim onayına sunulmak suretiyle yapılmıştır,hukuka aykırılık teşkil etmez.Fakat işte bu özel hayatın gizliliği hakkını kısıtlamıştır.Hakkın özünden kasıt ise burada kişinin söz konusu kayıtların silinmesini isteme hakkıdır.Söz konusu veriler amacına hizmet ettikten 10 gün sonra imha edilir.Bu gerçekleştirilmezse kişi bunu yetkili merciden talep edebilir.Hakkın özü tam olarak anlaşılmıyorsa bile bu şekilde bir yorumlama yapılabilir.Katılmayanlar elbette olacaktır.


 Genel Sonuç:Bu çalışmamda,hukukun en temel ve en açık ilkelerinden bazılarını kendimce açıklamaya çalıştım.Bu açıkladığım ilkeler tüm dünya hukuk anlayışlarında yer edinmiştir ve genelde devletler bu ilkeleri kabul etmiştir.Bunun bir sebebi de hukukun insandan kesinlikle bağımsız olmayan ve kendi kendine gelişen bir bilim oluşudur.Bu ilkeler;insanların kendi doğaları,çevrelerini algılayış biçimleri,coğrafi bölge kökenli yaşam şekilleri bamabaşka olsa da herkesin yemek yiyip,uyuması gibi gerekli olan ilkelerdir.Bu gereklilik kimilerine göre modern hukuk ve modern devlet anlayışıyla doğmuş olsa da çoğu temel ilke kanımızca etik ve insani ilkelerdir.Yani insanlık doğduğundan beri olan ilkelerdir.Örneğin hiç kimse bir başkasının işlediği suçtan ötürü ceza almak istemez,haksızlığa uğramış olur.Birisini buna zorlamak da insan doğasına aykırılık teşkil eder.Yani denilen odur ki,insanın varolmasıyla hukuk varoldu,hukukun varolmasıyla bu ilkeler belirdi ve sonra tasnif edilip çıkarılarak hepimize bir miras olarak bu günlere geldi.Şu an için de dikkat edilmesi gereken şudur ki,bir olayın tüm özel unsurlarını,şartlarını,detaylarını değerlendiren bir hukukçunun en son da genel ilkeleri değerlendirmeye tabi tutması.


                                                                                           Yazan: Abdulkadir ÇERKEZ

1 yorum: