Hukukun Genel İlkeleri
ve Pratik Hukuk
-Hukuk Devleti İlkesi
-Adil Yargılanma Hakkı
-Adalet ve Kanun Önünde Eşitlik İlkesi
-Kuvvetler Ayrılığı İlkesi
-Ölçülülük İlkesi
-Hukuk Güvenliği İlkesi
-Suç ve Cezanın Şahsiliği İlkesi ve Suçta ve
Cezada Kanunilik İlkesi
-Hakkın Özüne Dokunulmaması İlkesi
Yukarıda sayılan ilkeler,gelişen hukukla
birlikte aşama aşama ortaya çıkmıştır.Ve neredeyse herbirinin varlığı
birbirlerine bağlı olan ilkelerdir.Bu ilkeler farklı hukuk sistemlerinde kısmen
kendine yer bulur.Ülkemizde tüm bu ilkelerin uygulanması gerekmektedir.Peki bu
ilkelerin uygulanması ne demektir?Soyut hukuk öğesi olan bu kavramlar maddi
hukuka ne kadar aktarılabilir ve neden uygulanmalıdır?Bu sorulara cevap bulmayı
ümit etmekteyiz.Öncelikle bu ilkeleri akademik tanımlarıyla birlikte ele
alacağız.
-Hukuk Devleti İlkesi:
Bilindiği gibi anayasamız insan haklarına
dayanan bir devlet modülü çizmesine rağmen anayasamız Türkiye
Cumhuriyetin'den,insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olarak
bahsetmiştir.Bunun sonucu olarak devlet bir hukuk düzeni kurar.Bu kurduğu düzen
de her birey için temel hak ve hürriyetlerin sınırına kadar bağlayıcıdır.Ve
devlet kurduğu bu düzenin dışına çıkmayacağının garantisini hukuk devleti
ilkesiyle vermiştir.Yani her birey bu hukuka bağlıdır,fakat devlet de bu hukuka
bağlıdır.Bir nev'i sosyal sözleşme yapılmıştır.Devlet oluşturulan ve yürütülen
hukukun dışına çıkmayacağını taahhüt eder.İdarenin her işleminin oluşturulan ve
yürütülen hukuka tabi olduğu yaklaşımı aslında bunu temel alır.Hatta herhangi
bir taraf,mahkeme veya idari bir işlemin hukuka aykırılığının iddia edilmesinin
temelinde de bu vardır.Ayrıca bu ilkenin dışına çıkıldığında tarihsel olarak
görülen polis devleti ve hazine teorisi vardır.Bu karşıtlıklar bireylere hiçbir
garanti vermez.Polis devleti,devletin ve kamunun selameti için devletin her
yaptığını mübah gören bir anlayıştır.Hazine teorisi de bu yapılanların
doğurduğu zararların yargı yoluyla tazmin edilmesi esasına dayanır.
Şimdi
de akademik bir tanıma yer vermekte fayda vardır:İhkak-ı hakkı yasaklayan ve
bunun sonucu olarak da toplumsal barışı sağlayacak normları üretmekle yükümlü
olan devletin;önceden belirlenen kurallara sadık kalmasını ve bu kuralları
uygulayacak bir yargı örgütü oluşturmasını amaçlayan ilkedir.**Av.Anıl ERGUN
Hukuk Devleti Olarak Türkiye,Ankara Barosu Dergisi,2014/4,s.499
Görüldüğü üzere her devletin sağlaması
gereken en temel ilkelerden biridir.İnsan haklarının bu aşamaya geldiği şu
dönemde her devletin kendisini hukuk devleti olarak tanımlaması ve bu tanımı
gerçekleştirmesi gerekmektedir.Aksi halde bir kurallar bütününe bağlı olmayan
devlet hem kendi halkına karşı otoriterleşip insan haklarını zedeleyebilir hem
de uluslararası alanda hiçbir şeyi tanımayan, hiçbir andlaşmaya taraf olmayan
bir devlet konumuna geçebilir.
-Adil Yargılanma Hakkı:
İnsan
hakları bağlamında en önemli ve güncel sözleşme olarak kabul edilen Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde yer almaktadır.Daha çok usul
hukukunda şekli uygulama bulan adil yargılanma hakkı hukukumuzda hukuki
dinlenilme hakkı olarak yer bulur.İnsan onuru ve hukuk güvenliği açısından
gereklidir.Zaten insanlık tarihi boyunca küçük büyük ne kadar mahkeme
kurulmuşsa aksine uygulamalar olsa da bu hakkın yerine getirilmesi
beklenir.Anlatılmak istenen,bir yargılama varsa adil yargılanma hakkının orada
bulunması gerekliliğidir.
AİHS
m.6'da,hem medeni yargılamadaki uyuşmazlıklarda hem ceza yargılamasındaki
suçlamalarda;kanunla kurulan bağımsız ve tarafsız mahkemelerde yargılanmayı
talep edebilme,yargılamanın makul bir süre içerisinde yapılmasını talep
edebilme-ki geciken adalet adalet değildir-,yargılamanın hakkaniyete uygun ve
aleni olarak yapılmasını talep edebilme hakkı herkese tanınmıştır.
Maddenin lafzi yorumundan anlaşılan kanımızca
suçlanan kişinin beş temel hakka sahip olduğudur.Bu haklar şunlardır:
• Suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda haberdar olmak
• Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana sahip olmak
• Kendi avukatını tutabilme ve eğer maddi durumu elvermiyorsa
mahkemeden kendisine avukat tutulmasını istemek
• Silahların eşitliği ilkesi çerçevesinde kendi gösterdiği
tanıkların,iddia makamının gösterdiği tanıklarla eşit muamele görmesini istemek
• Duruşmanın dilini bilmiyorsa ücretsiz tercüman tutulmasını istemek
Görüldüğü üzere adil yargılanma hakkı adeta
usul hukukunun temel ilkesi konumundadır.Keza usul hukukunun sorunsuz
işletilmesi hukuk güvenliği için yegane bir unsurdur.Hukukumuzda görülen hakkın
sürüncemede bırakılması,hukuki dinlenilme hakkının ihlali,müdahillik
taleplerinin zamanında değerlendirilmemesi,gözaltı sürelerine riayet edilmemesi
hep adil yargılanma hakkının kapsamındadır ve AİHM'de açılan davalarda sıkça
görülür.
-Adalet ve Kanun Önünde Eşitlik İlkesi:
Adalet kavramının pek çok tanımı olsa da bu ilkedeki anlamlandırması
daha çok eşitlik olgusundan yola çıkılarak yapılabilir.TCK m.3/1'e göre suç
işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik
tedbirine hükmolunur.Kanunun metninde adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi
yazsa dahi ilk fıkra öğretinin çoğu kesimlerinde orantılılık ilkesi olarak
geçer.Halbuki bu fıkrada anlatılmak istenen orantılılıkla
sınırlandırılmamalıdır.Şöyle ki suçtan zarar gören her zaman için kamudur ve
kanunda belirtilen ceza alt ve üst sınırının belirlenmesinde kamu vicdanının
etkisi her zaman büyük olmuştur.Yani işlenen fiilin hukuki vasıflandırılması
yapılıp belli bir alt sınır,üst sınır öngörülebilir.Bu aşamadan sonra
orantılılık hakime kalmıştır ve bu orantılılığın içtihatlarla belirlenmesi kimi
fiiller için kolay değildir.İşte burada işin içine hakkaniyet ve adalet
girer.Aynı fiili aynı şekilde ve aynı kastla işleyen kişilerin somut olayın
özelliğine bakılarak sınıflandırılması ve ceza verilmesi daha doğru olacaktır.
İkinci fıkra ise kişiler arası ırk,dil,din,mezhep,cinsiyet,renk,siyasal
veya diğer fikir yahut düşünceleri,felsefi inanç,milli ve sosyal
köken,doğum,ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım
yapılamayacağını ve giçbir kimseye ayrıcalık tanınamayacağını
anlatmaktadır.Kanımca buradaki gaye herkesin Tanrı önünde eşit olması gibi
yargı önünde de eşit olması esasını vurgulamaktır.Ayrıca oligarşik olarak
belirli bir zümreye ayrıcalık tanınamayacağına vurgu yapıp yasaklanan ihkak-hak
yerine gelen gayet adil,güçsüzleri güçlüler karşısında dengeleyen bir sistemin
parçası olduğunun mesajını vermektedir.
-Kuvvetler Ayrılığı İlkesi:
Kamu hukukunun ve modern devlet anlayışının
temelini oluşturan yegane esaslardan biridir.Montesquieu'nun Kanunların Ruhu
adlı eserinde bahsettiği kuvvetler ayrılığı daha önceleri de farklı düşünürler
tarafından ortaya atılmştır.Fakat Montesquieu bilimsel bir metod
izlemiş;yönetim sistemlerinin,devlet erklerinin göreli olduğunu savunmuş ve
farklı iklimlere göre rejim analizinde bulunmuş son olarak ise vardığı
kanı,devlette üç kuvvetin bulunduğu yönünde olmuştur.Bu üç temel
kuvvet;yasama,yürütme ve yargıdır.Bu kuvvetlerden hiçbiri birbirinden üstün
olamaz.Montesquieu, bu kuvvetler arasında en küçük bir fark bile olursa tüm
dengelerinin mutlaka bozulacağını söylüyor.Ayrıca üç temel kuvvetin olmasının
devlet yönetiminin dengelenmesi için gerekli olduğunu belirtiyor.Meşhur sözü şu
şekilde: ''Eşyanın doğası gereği kuvvet ancak kuvvetle durdurulabilir.'' Bir
devletin otoriter,liberal veya komüniteryan olmasının altında yatan sebep sadece;kanunların maddeleri,uygulanış
biçimleri veya bürokratik örgütlenme değildir.Devletin doğası gereği
birbirinden ayrılmış üç erkin içindeki şahıs ve görüşlerin etkisi de
hissedilir.Yani örnek olarak bir devletin yürütme organı gereğinden fazla güçlü
ve diğer erkler tarafından bastırılamıyorsa bir anlamda yürütme organının
dediği kesinlikle oluyorsa bu devlet,yürütme organının ideolojisini
benimser.Kuvvetlerin kati olarak ayrılığı bu konuda daha da önem arz etmektedir.Keza devletlerin bir
ideolojisi varsa bile bu ideolojiyi anayasanın ruhu denilen kavramda aramamız
gerekmektedir.Zira hükümete göre değişen politikalardır,ideolojiler değil.
Dünyada kuvvetler ayrılığı uygulamasında en
çok karşılaşılan sorun yargının bağımsız ve tarafsız olma özelliklerinin
güçlü,otoriter yürütme organı ile yitip gitmesidir.Çünkü yürütme organı bilir
ki yargı teşkilatına yön verebilirse hukuku kendi yanına almış olacaktır.Bunun
örneklerinden biri Nazici yargıçlardır.Adolf Hitler'in çok cüz'i bir süre
hapiste kalmasını sağlamışlardır ki Hitler sonrasında gelmiş geçmiş en büyük
diktatör olacaktır.Aynı şekilde SSCB'de de polit büronun etkinliği o kadar
fazlaydı ki diğer erklerin varlığı yokluğu belli değildi.Zaten kuvvetler
birliği ilkesini benimsemiş bir devlet için bu kısmen tabii bir durumdur.
Sonuç
olarak kuvvetler ayrılığı prensibi hukukun ve devlet kuramının en temel
prensiplerindendir.Olmazsa olmaz olması gerekir.
-Ölçülülük İlkesi:
Ölçülülük ilkesi,bir insan hakkının bir yandan
olumlu güvence altına alınması gereğiyle diğer yandan belli sınırlama
sebeplerince çizilen koruma alanının belirlenmesinde uygulanır.*Ölçülülük
İlkesi ve Anayasa Yargısındaki İşlevi ve Niteliği,Dr.Christian RUMPFÖzellikle
AİHS'de bu ölçütün unsuru olarak ''sınırlamanın sınırlanması'' gösterilmiş olup
bu ilkenin ''gereklilik'' üzerine bina edilmiş olduğuna vurgu yapılmıştır.
Ölçülülük İlkesi pek çok hukuk dalında
uygulama alanı bulur.Anayasa Hukuku,Medeni Hukuk,Ceza Hukuku bunlar arasında
sayılabilir.Unsur olarak Anayasa'dan çıkarılan unsurlar üç
tanedir.Elverişlilik,gereklilik,orantılılık bu ilkenin ayrılmaz
parçalarıdır.Ölçülülük ilkesi,bu unsurlar çerçevesinde farklı hukuk dallarında
kendine yer bulur.''Proportionality Principle'' Anglo-Sakson hukukunda ceza
hukukunda cezanın suça uyması anlamına gelir.Yani suç ve ceza arasındaki
ölçü,oran söz konusudur.İdare hukukunda idarenin işlemleriyle sınırlandırılan
temel hak ve hürriyetler ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.Yani idarenin işlemi
somut olaya uygulanmaya elverişli mi,yapılan işlem mevcut durum açısından
gerekli mi,idarenin ortaya koyduğu iradeyle somut olaydaki aykırılık orantılı
mı,bu ölçütler değerlendirilir.
Kamu
hukukuna ait olan bu ilke Anayasa'da belirtilmiştir.AY m.13'e göre laik
cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmayan şekilde temel hak
ve hürriyetlerin kısıtlanması gerekir.Ölçülülük ilkesinin kamu hukukuna ait
olmasının sebebi özel hukukta irade serbestisinin olmasıdır.
Sonuç
olarak;Ölçülülük ilkesinin uygulama alanı bulduğu alanlarda hukuk düzeni
açısından çok önemli bir yer arz etmektedir.Ve ayrıca devlet aygıtıyla bireyler
arasında oluşan hukuki ilişkide adalet olgusunu sağlamlaştıran çok genel ve
yegane bir ilkedir.
-Hukuk Güvenliği İlkesi:
Bu
ilke şüphesiz en önemli ilkelerden biridir.Hayatın her alanında karşımıza
çıkan,gerek devlet ilişkilerinde gerek özel ilişkilerde gerçekleştirilmek
istenen işlemlerden,önceden haberdar olmak anlamına gelen ilkedir.
Hukuk
açısından,öngörülebilirlik bir kaidedir.Hukuk bireylerin haklarını korumak için
bireylere bazı sınırlamalar getirebilir.Bireyler ise bu sınırlamalara bakarak
hangi eylemin olumsuz hangi eylemin olumlu olduğuna karar verirler.İşte burada
bireylerin bu kararı verdikten sonra doğru iradeyle -iyiniyetle de
denilebilir(özel hukuk terimi olarak ki iyiniyet bilmemek,yanlış bilmek ve
doğrusunu öngöremeyecek durumda olmak demektir)- gerçekleştirdikleri eylemlerin
sonuçlarının öngöremeyecekleri şekilde ortaya çıkması hukuk güvensizliğine
işaret eder.
Hukuk
güvenliği ilkesi bireylerin devlete güven duymasını ve hukuk düzeninin sağlam
işlemesini temin eder.Ayrıca bireylerin canının,malının,fikir ve vicdan
hürriyetinin,din ve ibadet hürriyetinin devlet tarafından korunduğunu bilmeleri
olarak tezahür eder.
Kanunların,yönetmeliklerin rutin ve gerekli
değişikliklerden ziyade acemice ve sürekli değiştirilmesi hukuk güvenliği
ilkesini zedeleyici niteliktedir.Zira bireylerden bu resmi değişiklikleri
öngörmeleri beklense bile uzun vadeli ve kesintisiz işlemlerin değişen
şartlarla sonuçsuz kalacağı aşikardır.
Tüm
bu sebepler sonucu hukuk güvenliği ilkesi en temel ve kamu hukukunun değişmez
ilkesi olarak ön plana çıkar.
-Suç ve Cezanın Şahsiliği İlkesi:
Evrensel Ceza Hukuku prensiplerinden
biridir.Hiç kimsenin başkasının işlediği suçtan ötürü cezalandırılamayacağını
ifade eder.Suç üzerine verilen cezanın,suçta kabahati olan kimse veya kimseler
üzerinde yerine getirileceğini,başkası üzerinde yerine getirilemeyeceğini
anlatmaktadır.
Bu
ilkenin varoluş sebebi,insanlık tarihiyle birlikte doğan özel hukuktaki
tazminat kurumundan ayrı bir yer teşkil eden suç kavramının kamu hukuku
özelliğinin olmasıdır.Aslına bakılırsa bu kamu hukuku özelliği hukuk güvenliği
ilkesiyle eşdeğer bir özelliktir.Yani herhangi birinin işlediği bir suçtan
ötürü hapis yatmayacağınızı veya para cezası ödemeyeceğinizi
bilirsiniz.Tazminat söz konusu olduğunda başkasının yerine o zararı siz tazmin
edebilirsiniz.Fakat suç söz konusu olduğunda temel hak ve hürriyetleri
kısıtlayan bir durum mevcuttur.Bu durum sonucu kamu düzeni bunu hayatın olağan
akışına aykırı olarak görür ve başkasının cezayı yerine getirmesini yasaklar.
-Suç ve Cezada Kanunilik İlkesi:
Hukuk
devleti ilkesinin bir tezahürüdür.Hukuk devleti ilkesinde devlet hukukla
bağlıdır,keyfi uygulamalara yer veremez.Burada da aynı şekilde suç ve ceza keyfi
bir şekilde belirlenemez,kanunda belirlenmiştir.Yalnız burada devlet yokluktan
suç üretip kişileri suçlayamaz.''Suç tipleri'' ülkelerin ceza ''kanun''larında
yazar ve o suçun kapsamına giren eylemleri işleyen kişiler ''suçlu'' olmuş
olur.Bu ''suçlu''lara verilecek cezalar da o ülkenin ''kanun''larında bellidir
ve başka reylere mahal vermeyecek şekilde uygulanır.
Ceza
kanunumuz m.38'de suçun işlendiği anda varolan kural bakımından da ayrım
yapmıştır.Kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için öngörülmüş olan
cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
Bu
ilkenin güvence fonksiyonu da çok ön plandadır.Çünkü suç ve cezalar kanunda
sayılmıştır ve bireyler de buna göre davranışlarını ayarlarlar.Ayrıca kanunilik
ilkesi,kıyas yasağını da beraberinde getirir.Çünkü bir suçun maddi konusunu
oluşturan bir eylem benzer bir eylemle kıyaslanarak suç olarak
değerlendirilemez.Tek ve temel kıstas eylemin,ceza kanunlarında suç olarak yer
alması olmalıdır.
-Hakkın Özüne Dokunulmaması İlkesi:
Olağan,olağanüstü ve sıkıyönetim dönemlerinde
dahi hakların çekirdek kısımlarına sınırlama getirilmemesi anlamına gelir.2001
yılındaki anayasa değişikliğinde getirilmiştir.Bu değişiklikle genel sınırlama
sebepleri(temel hak ve hürriyetlerin) terimi kaldırılmıştır.Çünkü bu genel
sınırlama sebebi devlete çok geniş bir takdir alanı bırakmaktaydı.Halbuki temel
hak ve hürriyetlerin kısıtlanması normal şartlarda ancak kanunla olur ve hakkın
özüne dokunulamaz.Bu ilke,1982 Anayasası'nda dönemin otoriterliği sonucu yer
almamıştır.
Lafzi
olarak bakıldığında dokunulan yani kısıtlanan bir temel hak ve hürriyet var
olmasıyla beraber bu kısıtlanan hakkın temelini teşkil eden bir çekirdeği de
vardır.Bu çekirdeğin,özün ne olduğuna dair tartışmalar mevcut olsa da kanımızca
bu öz,mevcut hakla korunan ve amaçlanan hukuki değerin kendisini
oluşturmaktadır.Genel kabul gören tanımlardan biri ''Bir hak veya hürriyetin
özü,onun vazgeçilmez unsuru,dokunulduğuğu takdirde söz konusu hürriyeti
anlamsız kılacak olan asli çekirdeğidir.(Özbudun,2010: 115)Tabi ki son kararı
Anayasa Yargısı verecektir.
Örneğin özel hayatın gizliliği(AY m.20) ile
kişilerin teşhir edilmeden yaşamasını temin etme olgusu amaçlanmıştır.Belli durumlarda
bu hak kısıtlansa;iletişimin denetlenmesi koruma tedbirinin alındığını
varsayarsak,soruşturma için gerekli olan verilerin tespiti yapılır ve suç
teşkil edenler dosyaya eklenir.Hakim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan
hallerde Cumhuriyet Savcısı tarafından 24 saat içinde hakim onayına sunulmak
suretiyle yapılmıştır,hukuka aykırılık teşkil etmez.Fakat işte bu özel hayatın
gizliliği hakkını kısıtlamıştır.Hakkın özünden kasıt ise burada kişinin söz
konusu kayıtların silinmesini isteme hakkıdır.Söz konusu veriler amacına hizmet
ettikten 10 gün sonra imha edilir.Bu gerçekleştirilmezse kişi bunu yetkili
merciden talep edebilir.Hakkın özü tam olarak anlaşılmıyorsa bile bu şekilde
bir yorumlama yapılabilir.Katılmayanlar elbette olacaktır.
Genel
Sonuç:Bu çalışmamda,hukukun en temel ve en açık ilkelerinden bazılarını
kendimce açıklamaya çalıştım.Bu açıkladığım ilkeler tüm dünya hukuk
anlayışlarında yer edinmiştir ve genelde devletler bu ilkeleri kabul
etmiştir.Bunun bir sebebi de hukukun insandan kesinlikle bağımsız olmayan ve
kendi kendine gelişen bir bilim oluşudur.Bu ilkeler;insanların kendi
doğaları,çevrelerini algılayış biçimleri,coğrafi bölge kökenli yaşam şekilleri
bamabaşka olsa da herkesin yemek yiyip,uyuması gibi gerekli olan ilkelerdir.Bu
gereklilik kimilerine göre modern hukuk ve modern devlet anlayışıyla doğmuş
olsa da çoğu temel ilke kanımızca etik ve insani ilkelerdir.Yani insanlık
doğduğundan beri olan ilkelerdir.Örneğin hiç kimse bir başkasının işlediği
suçtan ötürü ceza almak istemez,haksızlığa uğramış olur.Birisini buna zorlamak
da insan doğasına aykırılık teşkil eder.Yani denilen odur ki,insanın
varolmasıyla hukuk varoldu,hukukun varolmasıyla bu ilkeler belirdi ve sonra
tasnif edilip çıkarılarak hepimize bir miras olarak bu günlere geldi.Şu an için
de dikkat edilmesi gereken şudur ki,bir olayın tüm özel
unsurlarını,şartlarını,detaylarını değerlendiren bir hukukçunun en son da genel
ilkeleri değerlendirmeye tabi tutması.
Yazan: Abdulkadir ÇERKEZ