10 Şubat 2018 Cumartesi

DEVLET YÖNETİMİ POLİTİKASI

                                    ORGANİZİST ANLAYIŞ ÜZERİNE

  
   Sorulması gereken yegane soru şu ki;Kaynağı her ne olursa olsun normlar,kurallar her ayrıntıyı tek tek düzenleyip insanların her hareketine müdahalede ve yönlendirmede bulunmalı mı,yoksa insanoğlunu hür iradesini,deneyimsel davranışlarını pekiştirmek adına serbest mi bırakmalıdır?

   İlk görüşü savunanlardan biri Thomas Hobbes'tir.Hobbes insanoğlunu ve onun doğasını kötü ve tehlikeli olarak görür ve bundan ötürü insanların kendi haline bırakılmaması gerektiğini,mutlak bir devlet anlayışının hüküm sürmesi gerektiğini söyler.Hobbes'a göre mutlak bir otorite olmalıdır.Aksi halde insan insanın kurdu olduğundan , tehlike hali ortaya çıkar.Thomas Hobbes'ın korku duyduğu şey de budur.Bu yüzden devletçi bir tutum içine girmiştir.Düşünürlerden ziyade devlet adamları pek çok zaman organizist düşünce ve politikasını benimsemişlerdir.Geçmişteki totaliter devletlerden olan Musollini İtalya'sı ,Hitler Almanya'sı ve Stalin Sovyet Rusya'sı buna örnek teşkil eder.Hiçbir rejim tabii ki sonsuza kadar yaşamamıştır fakat totaliter ve organizist rejimler varlıklarını çok daha az süre devam ettirebilirler.Çünkü insanoğlunun benliğinden önemli hiçbir şey yoktur ve o benliğe sürekli olarak birileri müdahalede bulunursa o rejim fazla ayakta kalamaz.Hem de gözlerden uzak bir şekilde olmaksızın,halktan 3-5 kişiye karşı değil veya sıkıyönetim halinde değil.Her yerde,her an,herkese yıllarca bunu yapıyor ve devam ettirmeye çalışıyor.

   Bir düşünün;işe giderken,eve gelirken,yemek yerken,kitap okurken,müzik dinlerken ve hatta uyurken bile toplumun uyması öngörülen kurallar devlet tarafından belirleniyor.Abarttığımı ve bu tasvirin bir distopyadan alıntı olduğunu düşünebilirsiniz fakat bu tarz uygulamalar daha önceden insanlara dayatıldı.Hangi insan profili olursa olsun bu,insan doğasına ters bir durum teşkil ediyor.En vatanperver insan bile aşırı devlet müdahalesinden bıkar,usanır.Kaldı ki türdeş olmayan toplumlarda uygulama bulması çok zor ve meşakkatlidir.Şiddet uygulamak şart sayılır.

   Bir çerçeveden baktığınızda yasalarımız her ayrıntıyı didik didik düzenleyip,kazuistik yönteme başvurmuş gibi gözükebilir ve her ne kadar mevcut siyasi otoritemiz totaliter olmasa da kanunlarımızın organizist olduğu söylenebilir.Kısmen doğruluk payı vardır.Çünkü 1982 Anayasası,anayasa ruhu olarak otoriter ve kısmen totaliter bir anayasadır.Dönem şartları itibariyle bakılsa bile 1960 Anayasası'na göre çok organizisttir.1960 Anayasası hükümleri yumuşak olmanın yanısıra devlete de pozitif statü haklarını fazlasıyla yüklemiştir.Sonuç olarak daha az müdahaleci bir devlet profili ortaya konulabilir.Ancak yukarıda sözünü ettiğimiz devletlerden kat kat serbestiye sahiptir.(Türdeş toplum olmadığımızdan)

   Din organizistlik konusunda önem teşkil eder.Çünkü dinin yapısı,niteliği gereği organizist olması gerekmektedir.Belki de liberallerin seküler olması da bu şekilde açıklanabilir.Söz konusu olan din İslamiyet'tir.İslamiyet bir müslümanın hayatının her alanını düzenler.Kutsal kitabı olan Kuran-ı Kerim'de pek çok yerde insanların nasıl davranması gerektiği ayrıntılı bir biçimde yazar.En basitinden İslamiyet domuz eti yemeyi yasaklamıştır.Erkeklerin saf ipek giymesi ve altın takı takması yasaklanmıştır.Dövme yaptırmak yasaklanmıştır.Heykelcilik yasaktır.Annenin hayatı riske girmediği müddetçe kürtaj yasaktır.Bu hükümler Kuran-ı Kerim'de veya  hadislerde yer almaktadır.Burada insanların hayatlarında tamamen onları ilgilendiren kararlar otorite tarafından veriliyor,belli yasaklar koyuluyor.Organizistliği ele alırken ölçüt bu olmalıdır.
 Dinin organizistliği anlaşılabilir olup sonuçta inanıp inanmama serbestisi bulunmaktadır.Yalnız teokratik yönetimlerde dinin hukuk kuralı olarak dayatılması söz konusudur.Bu da organizist bir totaliterliğe yol açar.Şeriat talebinde bulunanlar aslında bunları talep eder ki bu şekilde teşkilatlı bir devlet altında baskılanmak insan doğasına aykırılık teşkil eder.Dinin insan yaşamındaki yeri kanımca hoşgörüdür.Bunun devamlılığının sağlanması da devlet müdahalesinin az olduğu toplumlarda mümkündür.

   Devlet müdahalesinin olup olmaması konusunda en çok tartışılan alanlardan biri ekonomidir.Sermaye çevresinde şekillenmiş bir iktisadi hayatın söz konusu olduğu toplumlarda devlet müdahalesi arzulanmaz.Sermayedarın genelde devlet olduğu ve halkın emeğini ortaya  koyduğu toplumlarda ise devlet müdahalesi daha elzem olup toplum tarafından da benimsenir.Ekonomi her ne kadar devletlerin hakimiyet alanında olan bir alan da olsa ekonomiye gereksiz ve aşırı müdahale organizistlik kapsamında değerlendirilebilir.Gerekmedikçe ekonomiye müdahale,devleti zenginleştirirken halkın refah seviyesini arttırmayabilir.

   Devletin;insan yaşamının her alanını düzenlememesi gerektiği,devletin yalnızca belli işler için var olduğu ve devletin yetkisinin istisnai yetki olduğu düşüncesi liberal düşüncenin temelini oluşturur.Nitekim John Locke devletin sadece güvenliği sağlamak için var olduğunu belirtir.Bu şekilde bir tutum,''Bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler'' şeklinde ortaya çıkmaktadır.Günümüzde de bu anlayış değişimlerle  birlikte geçerliliğini korumaktadır.

 Sonuçta,insanoğlunun doğasına aykırı olan bir düşüncenin ne kadar kabul görebileceği ortadadır.İnsanların hayatına,sosyal yaşama,temel hak ve hürriyetlere fazlaca ve detaylı olarak kısıtlama getirmek organizist devlet yapısını gösterir ve bu da ifade özgürlüğünü ''0''a indirir.İfade özgürlüğünün olmadığı bir ortam bilim,sanat,edebiyat gibi alanların gelişememesine yol açar.Ancak istihbarat,maliye ve kolluk hizmetleri büyük bir hızla gelişir ve mekanizma mükemmel bir şekilde işler.Halkların mekanizmanın devamı ve işlemesi için gösterdikleri vatansever çabaların yarısını her konudaki hürriyetleri için yapmaları gerekmektedir.Ancak bu şekilde devlet mekanizmasının aslında kendilerinden oluştuğunu farkedebilirler.Gerekli yerlerde yapılacak müdahaleleri de hep birlikte belirleyip yürütme tarafından uygulatmanın doğruluğunu anlarlar.

   Organizist yönetimler ve müdahalesiz yönetimler tehlikelidir.Yasaların çok iyi yapılıp, her koşulda her sorumluluğun bir hakla bertaraf edilebilmesi gerekmektedir.Aksi halde hakkı olmayan bir halk kitlesi ve hakkının fazlasını almış olan bir burjuva sınıfı veya devlet yönetimi yer alır.   

                        
                                                                                          Yazan: Abdulkadir ÇERKEZ

11 Ekim 2017 Çarşamba

HUKUKUN GENEL İLKELERİ - PRATİK HUKUK

Hukukun Genel İlkeleri ve Pratik Hukuk

-Hukuk Devleti İlkesi
-Adil Yargılanma Hakkı
-Adalet ve Kanun Önünde Eşitlik İlkesi
-Kuvvetler Ayrılığı İlkesi
-Ölçülülük İlkesi
-Hukuk Güvenliği İlkesi
-Suç ve Cezanın Şahsiliği İlkesi ve Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi
-Hakkın Özüne Dokunulmaması İlkesi

 Yukarıda sayılan ilkeler,gelişen hukukla birlikte aşama aşama ortaya çıkmıştır.Ve neredeyse herbirinin varlığı birbirlerine bağlı olan ilkelerdir.Bu ilkeler farklı hukuk sistemlerinde kısmen kendine yer bulur.Ülkemizde tüm bu ilkelerin uygulanması gerekmektedir.Peki bu ilkelerin uygulanması ne demektir?Soyut hukuk öğesi olan bu kavramlar maddi hukuka ne kadar aktarılabilir ve neden uygulanmalıdır?Bu sorulara cevap bulmayı ümit etmekteyiz.Öncelikle bu ilkeleri akademik tanımlarıyla birlikte ele alacağız.

-Hukuk Devleti İlkesi:
 Bilindiği gibi anayasamız insan haklarına dayanan bir devlet modülü çizmesine rağmen anayasamız Türkiye Cumhuriyetin'den,insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olarak bahsetmiştir.Bunun sonucu olarak devlet bir hukuk düzeni kurar.Bu kurduğu düzen de her birey için temel hak ve hürriyetlerin sınırına kadar bağlayıcıdır.Ve devlet kurduğu bu düzenin dışına çıkmayacağının garantisini hukuk devleti ilkesiyle vermiştir.Yani her birey bu hukuka bağlıdır,fakat devlet de bu hukuka bağlıdır.Bir nev'i sosyal sözleşme yapılmıştır.Devlet oluşturulan ve yürütülen hukukun dışına çıkmayacağını taahhüt eder.İdarenin her işleminin oluşturulan ve yürütülen hukuka tabi olduğu yaklaşımı aslında bunu temel alır.Hatta herhangi bir taraf,mahkeme veya idari bir işlemin hukuka aykırılığının iddia edilmesinin temelinde de bu vardır.Ayrıca bu ilkenin dışına çıkıldığında tarihsel olarak görülen polis devleti ve hazine teorisi vardır.Bu karşıtlıklar bireylere hiçbir garanti vermez.Polis devleti,devletin ve kamunun selameti için devletin her yaptığını mübah gören bir anlayıştır.Hazine teorisi de bu yapılanların doğurduğu zararların yargı yoluyla tazmin edilmesi esasına dayanır.

 Şimdi de akademik bir tanıma yer vermekte fayda vardır:İhkak-ı hakkı yasaklayan ve bunun sonucu olarak da toplumsal barışı sağlayacak normları üretmekle yükümlü olan devletin;önceden belirlenen kurallara sadık kalmasını ve bu kuralları uygulayacak bir yargı örgütü oluşturmasını amaçlayan ilkedir.**Av.Anıl ERGUN Hukuk Devleti Olarak Türkiye,Ankara Barosu Dergisi,2014/4,s.499

Görüldüğü üzere her devletin sağlaması gereken en temel ilkelerden biridir.İnsan haklarının bu aşamaya geldiği şu dönemde her devletin kendisini hukuk devleti olarak tanımlaması ve bu tanımı gerçekleştirmesi gerekmektedir.Aksi halde bir kurallar bütününe bağlı olmayan devlet hem kendi halkına karşı otoriterleşip insan haklarını zedeleyebilir hem de uluslararası alanda hiçbir şeyi tanımayan, hiçbir andlaşmaya taraf olmayan bir devlet konumuna geçebilir.


-Adil Yargılanma Hakkı:
 İnsan hakları bağlamında en önemli ve güncel sözleşme olarak kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde yer almaktadır.Daha çok usul hukukunda şekli uygulama bulan adil yargılanma hakkı hukukumuzda hukuki dinlenilme hakkı olarak yer bulur.İnsan onuru ve hukuk güvenliği açısından gereklidir.Zaten insanlık tarihi boyunca küçük büyük ne kadar mahkeme kurulmuşsa aksine uygulamalar olsa da bu hakkın yerine getirilmesi beklenir.Anlatılmak istenen,bir yargılama varsa adil yargılanma hakkının orada bulunması gerekliliğidir.
 AİHS m.6'da,hem medeni yargılamadaki uyuşmazlıklarda hem ceza yargılamasındaki suçlamalarda;kanunla kurulan bağımsız ve tarafsız mahkemelerde yargılanmayı talep edebilme,yargılamanın makul bir süre içerisinde yapılmasını talep edebilme-ki geciken adalet adalet değildir-,yargılamanın hakkaniyete uygun ve aleni olarak yapılmasını talep edebilme hakkı herkese tanınmıştır.
 Maddenin lafzi yorumundan anlaşılan kanımızca suçlanan kişinin beş temel hakka sahip olduğudur.Bu haklar şunlardır:
  Suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda haberdar olmak
  Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana sahip olmak
  Kendi avukatını tutabilme ve eğer maddi durumu elvermiyorsa mahkemeden kendisine avukat tutulmasını istemek
  Silahların eşitliği ilkesi çerçevesinde kendi gösterdiği tanıkların,iddia makamının gösterdiği tanıklarla eşit muamele  görmesini istemek
  Duruşmanın dilini bilmiyorsa ücretsiz tercüman tutulmasını istemek
Görüldüğü üzere adil yargılanma hakkı adeta usul hukukunun temel ilkesi konumundadır.Keza usul hukukunun sorunsuz işletilmesi hukuk güvenliği için yegane bir unsurdur.Hukukumuzda görülen hakkın sürüncemede bırakılması,hukuki dinlenilme hakkının ihlali,müdahillik taleplerinin zamanında değerlendirilmemesi,gözaltı sürelerine riayet edilmemesi hep adil yargılanma hakkının kapsamındadır ve AİHM'de açılan davalarda sıkça görülür.

-Adalet ve Kanun Önünde Eşitlik İlkesi:
  Adalet kavramının pek çok tanımı olsa da bu ilkedeki anlamlandırması daha çok eşitlik olgusundan yola çıkılarak yapılabilir.TCK m.3/1'e göre suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.Kanunun metninde adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi yazsa dahi ilk fıkra öğretinin çoğu kesimlerinde orantılılık ilkesi olarak geçer.Halbuki bu fıkrada anlatılmak istenen orantılılıkla sınırlandırılmamalıdır.Şöyle ki suçtan zarar gören her zaman için kamudur ve kanunda belirtilen ceza alt ve üst sınırının belirlenmesinde kamu vicdanının etkisi her zaman büyük olmuştur.Yani işlenen fiilin hukuki vasıflandırılması yapılıp belli bir alt sınır,üst sınır öngörülebilir.Bu aşamadan sonra orantılılık hakime kalmıştır ve bu orantılılığın içtihatlarla belirlenmesi kimi fiiller için kolay değildir.İşte burada işin içine hakkaniyet ve adalet girer.Aynı fiili aynı şekilde ve aynı kastla işleyen kişilerin somut olayın özelliğine bakılarak sınıflandırılması ve ceza verilmesi daha doğru olacaktır.
 İkinci fıkra ise kişiler arası ırk,dil,din,mezhep,cinsiyet,renk,siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri,felsefi inanç,milli ve sosyal köken,doğum,ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılamayacağını ve giçbir kimseye ayrıcalık tanınamayacağını anlatmaktadır.Kanımca buradaki gaye herkesin Tanrı önünde eşit olması gibi yargı önünde de eşit olması esasını vurgulamaktır.Ayrıca oligarşik olarak belirli bir zümreye ayrıcalık tanınamayacağına vurgu yapıp yasaklanan ihkak-hak yerine gelen gayet adil,güçsüzleri güçlüler karşısında dengeleyen bir sistemin parçası olduğunun mesajını vermektedir.


-Kuvvetler Ayrılığı İlkesi:
Kamu hukukunun ve modern devlet anlayışının temelini oluşturan yegane esaslardan biridir.Montesquieu'nun Kanunların Ruhu adlı eserinde bahsettiği kuvvetler ayrılığı daha önceleri de farklı düşünürler tarafından ortaya atılmştır.Fakat Montesquieu bilimsel bir metod izlemiş;yönetim sistemlerinin,devlet erklerinin göreli olduğunu savunmuş ve farklı iklimlere göre rejim analizinde bulunmuş son olarak ise vardığı kanı,devlette üç kuvvetin bulunduğu yönünde olmuştur.Bu üç temel kuvvet;yasama,yürütme ve yargıdır.Bu kuvvetlerden hiçbiri birbirinden üstün olamaz.Montesquieu, bu kuvvetler arasında en küçük bir fark bile olursa tüm dengelerinin mutlaka bozulacağını söylüyor.Ayrıca üç temel kuvvetin olmasının devlet yönetiminin dengelenmesi için gerekli olduğunu belirtiyor.Meşhur sözü şu şekilde: ''Eşyanın doğası gereği kuvvet ancak kuvvetle durdurulabilir.'' Bir devletin otoriter,liberal veya komüniteryan olmasının altında yatan sebep  sadece;kanunların maddeleri,uygulanış biçimleri veya bürokratik örgütlenme değildir.Devletin doğası gereği birbirinden ayrılmış üç erkin içindeki şahıs ve görüşlerin etkisi de hissedilir.Yani örnek olarak bir devletin yürütme organı gereğinden fazla güçlü ve diğer erkler tarafından bastırılamıyorsa bir anlamda yürütme organının dediği kesinlikle oluyorsa bu devlet,yürütme organının ideolojisini benimser.Kuvvetlerin kati olarak ayrılığı bu konuda daha da önem  arz etmektedir.Keza devletlerin bir ideolojisi varsa bile bu ideolojiyi anayasanın ruhu denilen kavramda aramamız gerekmektedir.Zira hükümete göre değişen politikalardır,ideolojiler değil.
 Dünyada kuvvetler ayrılığı uygulamasında en çok karşılaşılan sorun yargının bağımsız ve tarafsız olma özelliklerinin güçlü,otoriter yürütme organı ile yitip gitmesidir.Çünkü yürütme organı bilir ki yargı teşkilatına yön verebilirse hukuku kendi yanına almış olacaktır.Bunun örneklerinden biri Nazici yargıçlardır.Adolf Hitler'in çok cüz'i bir süre hapiste kalmasını sağlamışlardır ki Hitler sonrasında gelmiş geçmiş en büyük diktatör olacaktır.Aynı şekilde SSCB'de de polit büronun etkinliği o kadar fazlaydı ki diğer erklerin varlığı yokluğu belli değildi.Zaten kuvvetler birliği ilkesini benimsemiş bir devlet için bu kısmen tabii bir durumdur.
 Sonuç olarak kuvvetler ayrılığı prensibi hukukun ve devlet kuramının en temel prensiplerindendir.Olmazsa olmaz olması gerekir.

-Ölçülülük İlkesi:
 Ölçülülük ilkesi,bir insan hakkının bir yandan olumlu güvence altına alınması gereğiyle diğer yandan belli sınırlama sebeplerince çizilen koruma alanının belirlenmesinde uygulanır.*Ölçülülük İlkesi ve Anayasa Yargısındaki İşlevi ve Niteliği,Dr.Christian RUMPFÖzellikle AİHS'de bu ölçütün unsuru olarak ''sınırlamanın sınırlanması'' gösterilmiş olup bu ilkenin ''gereklilik'' üzerine bina edilmiş olduğuna vurgu yapılmıştır.
 Ölçülülük İlkesi pek çok hukuk dalında uygulama alanı bulur.Anayasa Hukuku,Medeni Hukuk,Ceza Hukuku bunlar arasında sayılabilir.Unsur olarak Anayasa'dan çıkarılan unsurlar üç tanedir.Elverişlilik,gereklilik,orantılılık bu ilkenin ayrılmaz parçalarıdır.Ölçülülük ilkesi,bu unsurlar çerçevesinde farklı hukuk dallarında kendine yer bulur.''Proportionality Principle'' Anglo-Sakson hukukunda ceza hukukunda cezanın suça uyması anlamına gelir.Yani suç ve ceza arasındaki ölçü,oran söz konusudur.İdare hukukunda idarenin işlemleriyle sınırlandırılan temel hak ve hürriyetler ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.Yani idarenin işlemi somut olaya uygulanmaya elverişli mi,yapılan işlem mevcut durum açısından gerekli mi,idarenin ortaya koyduğu iradeyle somut olaydaki aykırılık orantılı mı,bu ölçütler değerlendirilir.
 Kamu hukukuna ait olan bu ilke Anayasa'da belirtilmiştir.AY m.13'e göre laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmayan şekilde temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanması gerekir.Ölçülülük ilkesinin kamu hukukuna ait olmasının sebebi özel hukukta irade serbestisinin olmasıdır.
 Sonuç olarak;Ölçülülük ilkesinin uygulama alanı bulduğu alanlarda hukuk düzeni açısından çok önemli bir yer arz etmektedir.Ve ayrıca devlet aygıtıyla bireyler arasında oluşan hukuki ilişkide adalet olgusunu sağlamlaştıran çok genel ve yegane bir ilkedir.

-Hukuk Güvenliği İlkesi:
 Bu ilke şüphesiz en önemli ilkelerden biridir.Hayatın her alanında karşımıza çıkan,gerek devlet ilişkilerinde gerek özel ilişkilerde gerçekleştirilmek istenen işlemlerden,önceden haberdar olmak anlamına gelen ilkedir.
 Hukuk açısından,öngörülebilirlik bir kaidedir.Hukuk bireylerin haklarını korumak için bireylere bazı sınırlamalar getirebilir.Bireyler ise bu sınırlamalara bakarak hangi eylemin olumsuz hangi eylemin olumlu olduğuna karar verirler.İşte burada bireylerin bu kararı verdikten sonra doğru iradeyle -iyiniyetle de denilebilir(özel hukuk terimi olarak ki iyiniyet bilmemek,yanlış bilmek ve doğrusunu öngöremeyecek durumda olmak demektir)- gerçekleştirdikleri eylemlerin sonuçlarının öngöremeyecekleri şekilde ortaya çıkması hukuk güvensizliğine işaret eder.
 Hukuk güvenliği ilkesi bireylerin devlete güven duymasını ve hukuk düzeninin sağlam işlemesini temin eder.Ayrıca bireylerin canının,malının,fikir ve vicdan hürriyetinin,din ve ibadet hürriyetinin devlet tarafından korunduğunu bilmeleri olarak tezahür eder.
 Kanunların,yönetmeliklerin rutin ve gerekli değişikliklerden ziyade acemice ve sürekli değiştirilmesi hukuk güvenliği ilkesini zedeleyici niteliktedir.Zira bireylerden bu resmi değişiklikleri öngörmeleri beklense bile uzun vadeli ve kesintisiz işlemlerin değişen şartlarla sonuçsuz kalacağı aşikardır.
 Tüm bu sebepler sonucu hukuk güvenliği ilkesi en temel ve kamu hukukunun değişmez ilkesi olarak ön plana çıkar.

-Suç ve Cezanın Şahsiliği İlkesi:
 Evrensel Ceza Hukuku prensiplerinden biridir.Hiç kimsenin başkasının işlediği suçtan ötürü cezalandırılamayacağını ifade eder.Suç üzerine verilen cezanın,suçta kabahati olan kimse veya kimseler üzerinde yerine getirileceğini,başkası üzerinde yerine getirilemeyeceğini anlatmaktadır.
 Bu ilkenin varoluş sebebi,insanlık tarihiyle birlikte doğan özel hukuktaki tazminat kurumundan ayrı bir yer teşkil eden suç kavramının kamu hukuku özelliğinin olmasıdır.Aslına bakılırsa bu kamu hukuku özelliği hukuk güvenliği ilkesiyle eşdeğer bir özelliktir.Yani herhangi birinin işlediği bir suçtan ötürü hapis yatmayacağınızı veya para cezası ödemeyeceğinizi bilirsiniz.Tazminat söz konusu olduğunda başkasının yerine o zararı siz tazmin edebilirsiniz.Fakat suç söz konusu olduğunda temel hak ve hürriyetleri kısıtlayan bir durum mevcuttur.Bu durum sonucu kamu düzeni bunu hayatın olağan akışına aykırı olarak görür ve başkasının cezayı yerine getirmesini yasaklar.

-Suç ve Cezada Kanunilik İlkesi:
 Hukuk devleti ilkesinin bir tezahürüdür.Hukuk devleti ilkesinde devlet hukukla bağlıdır,keyfi uygulamalara yer veremez.Burada da aynı şekilde suç ve ceza keyfi bir şekilde belirlenemez,kanunda belirlenmiştir.Yalnız burada devlet yokluktan suç üretip kişileri suçlayamaz.''Suç tipleri'' ülkelerin ceza ''kanun''larında yazar ve o suçun kapsamına giren eylemleri işleyen kişiler ''suçlu'' olmuş olur.Bu ''suçlu''lara verilecek cezalar da o ülkenin ''kanun''larında bellidir ve başka reylere mahal vermeyecek şekilde uygulanır.
 Ceza kanunumuz m.38'de suçun işlendiği anda varolan kural bakımından da ayrım yapmıştır.Kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için öngörülmüş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
 Bu ilkenin güvence fonksiyonu da çok ön plandadır.Çünkü suç ve cezalar kanunda sayılmıştır ve bireyler de buna göre davranışlarını ayarlarlar.Ayrıca kanunilik ilkesi,kıyas yasağını da beraberinde getirir.Çünkü bir suçun maddi konusunu oluşturan bir eylem benzer bir eylemle kıyaslanarak suç olarak değerlendirilemez.Tek ve temel kıstas eylemin,ceza kanunlarında suç olarak yer alması olmalıdır.

-Hakkın Özüne Dokunulmaması İlkesi:
 Olağan,olağanüstü ve sıkıyönetim dönemlerinde dahi hakların çekirdek kısımlarına sınırlama getirilmemesi anlamına gelir.2001 yılındaki anayasa değişikliğinde getirilmiştir.Bu değişiklikle genel sınırlama sebepleri(temel hak ve hürriyetlerin) terimi kaldırılmıştır.Çünkü bu genel sınırlama sebebi devlete çok geniş bir takdir alanı bırakmaktaydı.Halbuki temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanması normal şartlarda ancak kanunla olur ve hakkın özüne dokunulamaz.Bu ilke,1982 Anayasası'nda dönemin otoriterliği sonucu yer almamıştır.
 Lafzi olarak bakıldığında dokunulan yani kısıtlanan bir temel hak ve hürriyet var olmasıyla beraber bu kısıtlanan hakkın temelini teşkil eden bir çekirdeği de vardır.Bu çekirdeğin,özün ne olduğuna dair tartışmalar mevcut olsa da kanımızca bu öz,mevcut hakla korunan ve amaçlanan hukuki değerin kendisini oluşturmaktadır.Genel kabul gören tanımlardan biri ''Bir hak veya hürriyetin özü,onun vazgeçilmez unsuru,dokunulduğuğu takdirde söz konusu hürriyeti anlamsız kılacak olan asli çekirdeğidir.(Özbudun,2010: 115)Tabi ki son kararı Anayasa Yargısı verecektir.
 Örneğin özel hayatın gizliliği(AY m.20) ile kişilerin teşhir edilmeden yaşamasını temin etme olgusu amaçlanmıştır.Belli durumlarda bu hak kısıtlansa;iletişimin denetlenmesi koruma tedbirinin alındığını varsayarsak,soruşturma için gerekli olan verilerin tespiti yapılır ve suç teşkil edenler dosyaya eklenir.Hakim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet Savcısı tarafından 24 saat içinde hakim onayına sunulmak suretiyle yapılmıştır,hukuka aykırılık teşkil etmez.Fakat işte bu özel hayatın gizliliği hakkını kısıtlamıştır.Hakkın özünden kasıt ise burada kişinin söz konusu kayıtların silinmesini isteme hakkıdır.Söz konusu veriler amacına hizmet ettikten 10 gün sonra imha edilir.Bu gerçekleştirilmezse kişi bunu yetkili merciden talep edebilir.Hakkın özü tam olarak anlaşılmıyorsa bile bu şekilde bir yorumlama yapılabilir.Katılmayanlar elbette olacaktır.


 Genel Sonuç:Bu çalışmamda,hukukun en temel ve en açık ilkelerinden bazılarını kendimce açıklamaya çalıştım.Bu açıkladığım ilkeler tüm dünya hukuk anlayışlarında yer edinmiştir ve genelde devletler bu ilkeleri kabul etmiştir.Bunun bir sebebi de hukukun insandan kesinlikle bağımsız olmayan ve kendi kendine gelişen bir bilim oluşudur.Bu ilkeler;insanların kendi doğaları,çevrelerini algılayış biçimleri,coğrafi bölge kökenli yaşam şekilleri bamabaşka olsa da herkesin yemek yiyip,uyuması gibi gerekli olan ilkelerdir.Bu gereklilik kimilerine göre modern hukuk ve modern devlet anlayışıyla doğmuş olsa da çoğu temel ilke kanımızca etik ve insani ilkelerdir.Yani insanlık doğduğundan beri olan ilkelerdir.Örneğin hiç kimse bir başkasının işlediği suçtan ötürü ceza almak istemez,haksızlığa uğramış olur.Birisini buna zorlamak da insan doğasına aykırılık teşkil eder.Yani denilen odur ki,insanın varolmasıyla hukuk varoldu,hukukun varolmasıyla bu ilkeler belirdi ve sonra tasnif edilip çıkarılarak hepimize bir miras olarak bu günlere geldi.Şu an için de dikkat edilmesi gereken şudur ki,bir olayın tüm özel unsurlarını,şartlarını,detaylarını değerlendiren bir hukukçunun en son da genel ilkeleri değerlendirmeye tabi tutması.


                                                                                           Yazan: Abdulkadir ÇERKEZ

15 Eylül 2017 Cuma

GÖRMEDİM, DUYMADIM, BİLMİYORUM...

                             
           GÖRMEDİM, DUYMADIM, BİLMİYORUM…
    

    Birleşmiş Milletler’in amaçları ve ilkeleri Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 1. Bölümünde ve 1. Maddesinde belirtilmiştir. BM kurulduğu günden beri BM amaçlarının dışında faaliyet gösteren, uluslar arası hukuka aykırılıklara dur diyemeyen bir örgüt haline gelmiştir. Nerede bir katliam, soykırım olsa nerede bir uluslar arası hukuk ihlalleri olsa BM kulaklarını tıkar, gözlerini yumar, ağzından tek kelime çıkmaz olmuştur. Myanmar’lı Budist Rahiplerin Arakan’lı Müslümanlara karşı insanlık dışı faaliyetleri soykırım ve katliam derecesine ulaşmışken BM hala bir müdahalede bulunmamakta ve herhangi bir girişimde de bulunmamaktadır. Tüm bu yapılmayanlar BM Antlaşmasında belirtilen amaçlara aykırılık teşkil etmektedir.
    BM Antlaşmasının 1. Bölüm  1. Maddesi şöyledir:
    Birleşmiş milletlerin amaçları şunlardır:
1.           Uluslar arası barış ve güvenliği korumak ve bu amaçla: barışın uğrayacağı tehditleri önlemek ve bunları boşa çıkarmak, saldırı ya da barışın başka yollarla bozulması eylemlerini bastırmak üzere etkin ortak önlemler almak ve barışın bozulmasına yol açabilecek nitelikteki uluslar arası uyuşmazlık veya durumların düzeltilmesini ya da çözümlenmesini barışçı yollarla, adalet ve uluslar arası hukuk ilkelerine uygun olarak gerçekleştirmek;
2.           Uluslar arasında, halkların eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi ilkesine saygı üzerine kurulmuş dostça ilişkiler geliştirmek ve dünya barışını güçlendirmek için diğer uygun önlemleri almak;
3.           Ekonomik ,sosyal,kültürel  ve insancıl nitelikteki uluslararası sorunları çözmede ve ırk,cinsiyet,dil ya da din ayrımı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygının geliştirilip güçlendirilmesinde uluslararası işbirliğini sağlamak ve
4.           Bu ereklere ulaşılması yolunda ulusların giriştikleri eylemlerin uyumlaştığı bir odak olmak.


   İşte antlaşma metninde de yazdığı gibi BM’nin amaçları Arakan’a işlemez halde teoride beklemekte ve uygulamaya geçmemektedir. Hal böyle olunca Arakan Müslümanları çareyi Bangladeş’e kaçmakta görmektedir. Ancak Bangladeş de Arakanlıların sınırı geçmelerine müsaade etmemektedir.Dolayısıyla yapılması gereken; uluslar arası kamuoyunun BM’ye  baskı yaparak amaçlarını gerçekleştirmesini sağlamaya yönlendirmektir. Eğer BM olanlara karşı hala sessiz kalırsa Arakan’da kan durmayacak ve şiddet sürekli devam edecektir. Arakan Müslümanlarının seslerinin duyulmasına ve korunmaya ihtiyaçları vardır. Bu gibi uluslar arası hukukun ihlal edildiği durumlarda BM Güvenlik Konseyi 1990’lardan itibaren “insani müdahale” adı altında bazı ülkelere yaptırımlar uygulamıştır. Net bir tanımı olmamakla birlikte, insani müdahale: ‘ Bir veya birkaç devletin ya da uluslar arası örgütün, bir başka devletin vatandaşlarını bu devlette yer alan yaygın insan hakları ihlallerine karşı korumak amacıyla kuvvet kullanma tehdidinde bulunması veya kuvvet kullanması’ olarak ifade edilebilir.

   Bakıldığı zaman insani müdahale için yaygın insan hakları ihlallerinin varlığı aranmaktadır. İnsan hakları ihlallerinin varlığı halinde kuvvet kullanma veya kuvvet kullanma tehdidinde bulunulabilir. Tabi bu kuvvet kullanma ve tehdidi BM. Güvenlik Konseyi’nin bilgisi dahilinde mümkündür. Ancak bu şartlarda BM’nin olaylara karşı sessiz kalması insani müdahalenin yapılabilmesi için uygun ortam yokluğundan mümkün gözükmemektedir.

   Sonuç olarak baktığımızda BM, Myanmar’da yaşanan olaylara karşı hiçbir girişimde bulunmamakta, amaçları doğrultusunda hareket etmemekte ve uluslar arası kamuoyunun baskısına karşı da direnmektedir. BM ; Budist Rahiplerin fiillerini görmüyor, duymuyor ve sonuç olarak bilmiyor.

   Hey gidi BM sen ne işe yarıyorsun?



                                                                                  Yazan: Mehmet BOZTAŞ

7 Eylül 2017 Perşembe

AHBAP-ÇAVUŞ KAPİTALİZMİ



       AHBAP-ÇAVUŞ KAPİTALİZMİ 

      

      Crony Capitalism yani Ahbap-Çavuş Kapitalizmi veya Eş-Dost Kapitalizmi,kavram olarak kapitalizmin yanında ek bazı unsurlar taşır.

      İktisadi tanım olarak;Devletin başındakilerin,sadece kendisine,yakınlarına ait olanı düşünmelerine ve kollamalarına dayanan işletme yaklaşımıdır.*1Kimi zaman yolsuzluk şeklinde ortaya çıksa da kimi zaman da burjuvanın elinde oynattığı yöneticiler şeklinde belirir.

      Hukuki tanımı ise;Liberal serbest piyasa ekonomisine sahip sanılan,eşitlikçi bir hukuk devleti gibi görünen fakat aslında herkese eşit olarak uygulanması gereken kuralların uygulanmayıp bazı burjuva kesimlerine özel kuralların uygulanmasıdır.

     Ahbap-Çavuş Kapitalizmi,kapitalizmin içerdiği tüketim ilişkisi ve iktisadi insan tasavvurunun üzerine bina edilen saf olmayan bir anlayıştır.Peki bu anlayış nasıl gelişti?Dayanakları ve sebepleri neler?Ekonomiye ve kamu hukukuna etkileri neler olarak görülüyor?

    1997 Doğu Asya Ekonomik Krizi  Ahbap-Çavuş Kapitalizmi'nin doruk noktasıdır.80'ler Türkiye'si ve Dünya'sı rüşvet,rant dünyasıydı.Verilmemesi gereken izinlerin verildiği ve ülkelerde herkese açık ve eşit yürütülmesi gereken faaliyetlerin ahbap-çavuş ilişkisine döndüğü sonradan bu krizle anlaşılmış olup çarpık finansal yapılanmaya sebebiyet vermiştir.

     Ekonomik büyümenin rakamsal olarak fazla olması siyasilerin koltuklarının sağlamlaşması anlamına geldiğinden dönemin bazı siyasetçilerinin ekonomik büyüme yolunda her şeyi yapmalarının bir meyvesidir.

     Ahbap-Çavuş Kapitalizmi,süregelen fiili uygulamada doğal yürümesi gereken süreçlerin yerine siyasilere ve burjuvaziye kazanç sağlanması ve bu şekilde ülkenin oligarşik olarak çarpık bir şekilde büyümesinden söz etmek mümkündür.Bu büyüme ihaleler sona erene kadardır ve bir yerde patlak verir.Bu fiili uygulamanın ardı arkası kesilmiyorsa bunun adı yolsuzluk olur.Büyük burjuvalar,devlet kadar güçlü olabilmekte hatta devletin dış borçlarını bile ödeyebilmektedirler.Halkı,borsayı,ekonomiyi istedikleri gibi yönlendirip bundan da kazanç sağladıkları ortadadır.Tüm bunların sebebi olarak da  Ahbap-Çavuş Kapitalizmi gösterilebilir.

     Denildiği üzere  Ahbap-Çavuş Kapitalizmi Karl Marx'ın ortaya attığı kapitalizmden hem fazla ve  hem eksik unsurları barındırmaktadır.Karl Marx'ın ortaya attığı saf haliyle kapitalizmin tüketim ilişkisi ve iktisadi insan tasavvuru bu anlayışa kök vermiştir.İktisadi insan(Homo Economicus),her anında mülk edinmeyi,özel mülkiyetini arttırmayı hedefleyen ve kendi çıkarlarının peşinde koşan bir varlık olup bu iktisadi insan her zaman mevcut siyasi otoritelerin yanında yer alıp tarihin taşıyıcı öznesi konumunda olmuştur.İşte ahbap-çavuş ilişkisi burada ortaya çıkmaktadır.Şöyle ki;Burjuvazinin devam ettirmek istediği tüketim ilişkisinin tarafı olması bir yana siyasi iktidarın daima burjuvaziyle yakın ilişkili olmasının sebebi savaşların para ile kazanılmasıdır.
 Siyasi iktidarın burjuvalarda gördüğü şey;ticareti elinde bulunduran,serbest piyasa ekonomisinin devamlılığını sağlayan ve devletin en temel geliri olan vergileri veren bir tabakadır.Burjuvazinin siyasi iktidarda gördüğü şey ise;kısıtlanması gereken,gereken özgürlüğü kendisine sağladıktan sonra pek de mühim olmayan yapıdır.İlerleyen zamanlarda bu yapının temel taşlarını ellerinde tutmaya çalışmışlardır.

     Feodal toplumun burjuvaziye lonca teşkilatları ile yaşattığı sıkıntılar,feodal beylerin birer birer merkezi otoriteye dahil olması veya karşı çıkarak yok olmasıyla birlikte ortadan kalkmıştır.15.yy merkezi otoritelerin Avrupa genelinde yükselmesiyle burjuvanın serbestliği karşılığı büyük ve uzun sürecek savaşlar finanse edilmiştir.Burjuvayı kendine çalışacak bir kurum olarak gören krallar,burjuvaya ne tam güveniyor ne de sırtlarını dönüyorlardı.Fakat burjuva sınıfı bu dönemde danışma meclisleri kurarak bağımsız olduklarını ispat etmişti.Bununla da kalmamış daha da ileri giderek önceden kısıtladığı devletin tüm imkanlarını kendine seferber etmek için uğraşmıştır.Kendisine karışmayan devletin imkanlarını kullanmanın,hem hammadde-kâr ilişkisine hem de pazar arayışına katkısını göz ardı etmemiştir.

      Ahbap-Çavuş ilişkisinin hukuki yönden pek çok sakıncası vardır.Bir kere insan haklarına saygılı,demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devletiyle ve bu devletin temel ilkeleriyle bağdaşmaz.İktisadi bir ilke olan,fırsat eşitliği ve piyasa ekonomisi dengesi sağlanması ilkesiyle çelişmesinden ziyade hukukun temel ilkeleriyle de bir çelişme içerisinde olan bir kavramdır.Eşitlik ilkesiyle doğrudan,sosyal devlet ilkesiyle dolaylı yoldan çelişir.

 Ülkenin idare hukukuna tabi kesimini dolaylı yoldan burjuvanın hizmetine veren bir anlayışa sebebiyet verir.İhaleler satılır.Yasal olarak yapılması gereken işlemler ya yapılmaz,ya eksik yapılır.İdarenin takdir yetkisinin olduğu noktalarda bu yetki satılır.Kurumların kârı-zararı,verdiği hizmetlerin kalitesi,kullanıcıların memnuniyeti hiçe sayılır.Bu yapılanlar siyasi iktidarın ve hakim ideolojinin yönlendirmesiyle yapılabilir.An itibariyle dünyada hakim ideoloji Neo-Liberalizm'dir.Ve bu anlayış her şeyden önce kamunun büyümesini istemez ve ekonomiyi özel sektörlerle yükseltmeyi hedefler.Özel sektör büyük şirketleri de büyük burjuvaziyi oluşturur ve siyasi iktidarın hiçbir şekilde ekonomiye müdahale etmemesiyle neredeyse devletle yarışabilecek konuma gelir.Halbuki devlet kamudur ve kamu kişi çoğunluğunu oluştursa da maalesef pazar payı çoğunluğunu oluşturamaz.Kapitalizmin kast sistemi de bunun üzerine kurulmuştur.Sonuç olarak kurumların bozulması ve ayrışması hukuk devletinin çöküşüne zemin hazırlar.

     Sosyal yönden;Toplumun Ahbap-Çavuş ilişkisini,süregelen fiili uygulamayı,olması gereken olarak görmesi çok acıdır.Halkın zihniyetini gerçekten de yıllardır süregelen fiili uygulama değiştirmiştir ve halk zihniyetinin değişmesine izin vermiştir.Bu zihniyet artık her alanda kendini göstermiştir.Olması gereken unutulmuş,insani ilkelerden bile şaşılmıştır.Ahbap-Çavuş ilişkisi toplumun gözünde burjuvaziden de bağımsız bir kurum olarak görülmüştür.Burjuvazi bu devrede yukarıda da bahsettiğimiz gibi devletle yakın ilişki içerisinde olup büyük lokmalar yutmaktadır.Fakat burada halkın ihtiyacına yönelik bir prim sistemi(!) oluşturulmuş olup insanların yaptırmak istedikleri işlerin görülmesi sigorta altına alınmış durumdadır.Ve ilginçtir ki verdiği primin(!) karşılığını alamamış olan sigortalı yeri geldiğinde hesap sorabilmektedir.

     Bütün bunların hepsi iktisadi sistemin toplumun en küçük birimlerine dahil olması sonucunda gerçekleşmiş olup sistemin dezavantajlarındandır.Devlet başkanı karşısında holding patronunun olmasıyla,devlet dairesindeki veznedar karşısında sıradan vatandaşın olmasının hiçbir farkı bulunmamaktadır.Ayrıca bu ahbap-çavuş ilişkisi genelde akrabalık ve tanıdıklık ilişkisine dayandığından işler çok daha sağlam ama usulsüz yürümektedir.


     Ahbap-Çavuş Kapitalizmi'yle beraber iktisadi sistemin dezavantajlarını ve bunların sosyal ve hukuki yönü yüzeysel olarak incelenmiştir.


      *1A'dan Z'ye Ekonomi Sözlüğü,Bishop Matthew,Adres Yayınları,2013


                                                                                      Yazan: Abdulkadir ÇERKEZ